BTSO İletişim Mail      
Ana Sayfa Geçmiş Sayılar Kapak
 
SÖYLEŞİ: RÜŞTÜ BOZKURT

TANZİMAT ADAMLARI GİBİ BİRARAYA GELMELİYİZ

“İlber Ortaylı’nın dediği gibi, Tanzimat adamı, farklı düşüncelerde olsa da ülke geleceği açısından biraraya gelmesini bilmişti. Bugünün Türkiyesi’nde de en temel sorunumuz, biraraya gelmektir; ortak irade, ortak akıl, ortak değerler, ortak yararlar, ortak projeler ve ortak kurumlar oluşturmalı ve geleceğe sağlıklı bir biçimde yürümeliyiz. Bunun ilk şartı; gerçeklik diye bir şey olmadığını, gerçekliğin zihin modele göre değiştiğini ve zihin model değiştiğinde gerçekliğin de değişeceğini bilmek ve anlamaktır. Gerçeklik, akşamdan sabaha değiştiğine göre, biz de, sürekli değişen ‘dinamik gerçeğin’ peşinden koşmalıyız.”

Rüştü Bozkurt, Anadolu sanayisini en iyi bilen, Türkiye’nin sayılı KOBİ uzmanlardan bir tanesi. Uzun yıllar süren yöneticilik kariyeri ve ilk gençlik yıllarından itibaren “bulaştığı” gazetecilik tutkusu ile neredeyse gitmediği Anadolu kenti kalmayan Bozkurt, sorularımızı, bu kimlikleri ile değil, “ağabey” kimliği ile yanıtladı...


Sizin ilk gençlik yıllarınızdan itibaren Bursa ile farklı bir bağınız var. Bursa, sizin için ne ifade ediyor?

Benim Bursa Eğitim Enstitüsü’nde öğrenci olduğum dönem, 1960’lı yıllar, Bursa’nın sanayileşmeye başladığı ilk yıllara denk geliyor. Organize sanayi bölgesi yoktu örneğin, ama havluculuk, dokumacılık, meyve-sebzecilik gibi geleneksel üretimler vardı. İpek böcekçiliği ise o dönemde bile kısmen yok olmuştu. Yine de o yıllarda Bursa, Osmanlı’dan gelen ticaret ve üretim merkezi olma mirasını koruyordu. Geleneksel üretimin yanında ilk olarak marangoz ve dokuma makineleriyle ilk kez makine sektöründe yatırımlar başlamıştı. Hatta ben o dönemde bu üretim merkezliliğini merak etmiş ve bunu tek bir nedene bağlamıştım; Bursa, Osmanlı’dan kalan kozmopolit yapısı nedeniyle bunu başarıyordu. Çünkü Bursa’ya gelen Balkan göçmenleri, beraberinde zihinsel birikimlerini ve el becerilerini de getiriyorlardı. Yani Bursa, farklı kültürlerin, farklı deneyimlerin yaşandığı bir pota, kozmopolit bir yer olmaya başlamıştı. Tabii o dönemden hatırladıklarım arasında, Bursa’nın hoş doğası çok önemlidir benim için. Her gün dersten çıktıktan sonra Altıparmak’tan Çekirge’ye, oradan da Yeşil Türbe’ye yürürdük. Bursa’nın, insan yaşamının kalitesini artırıcı özellikleri de vardı yani. Zengin, kozmopolit, çok kültürlü ve nefis bir doğası olan Bursa’nın sakinleri de bu nedenle naif, ağır başlı ve incelikliydi.

Sizinle görüşmeden önce internette, 2003 yılında yayımladığınız bir makalenize rastladım. Orhangazi’de bir arsa satın almak istemişsiniz ve bu konuyu babanıza danışmışsınız. Babanız da, “Geven bitiyor, keklik ötüyorsa alma, saz bitip, turna ötüyorsa al” diyerek yanıtlamış. Ben duydum ki o arsayı almışsınız, soracağım şu, Bursa’nın o nefis doğasını, turnalarını sanayileşmek adına susturduk mu?

Evet, Bursa Ovası ve Nilüfer Çayı pek kalmadı artık ama şimdi duruma şöyle bakmak gerekiyor; planlı bir şekilde sanayiyi geliştirirseniz, doğaya da en az zararı verirsiniz. Tarımsal alanlar söz konusuysa, yine fayda maliyet meselesine bakarak, doğru kararı verebiliriz. Türkiye’nin diğer bölgelerinde olduğu gibi Bursa’da da pragmatik yaklaşımlarla hatalı kararlar verildiği olmuştur. Bursa’nın geçmişine, örneğin Muradiye’deki atmosfere uygun bir kent yapısı kurulamamıştır. Bursa gerçekten, benim öğrenci olduğum dönemde bile, yapısıyla, doğasıyla, hayat tarzıyla çok çekici bir yerdi.

Dediniz ki, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde Bursa çok göç almıştı. Şimdi de sanayisi ile göç almaya devam ediyor. Burada coğrafyanın da etkisi olabilir mi?

Bak, bu güzel bir soru. Tüm dünyadaki sanayileri incelerseniz, karşınıza “eşit olmayan gelişmeler yasası” çıkar. Buna göre sanayileşme, ülkenin en uygun noktasından başlar ve sudaki dalgalar gibi yayılır. İlk dalga dolmadan ikinci dalga sanayileşmeyi başlatırsanız, onun maliyeti yüksek olur. Türkiye bunu geçmişte yaşadı; Bursa, Çerkezköy, Eskişehir ve Manisa organize sanayi bölgeleri eş zamanlı başlatıldı ancak Bursa ve Çerkezköy hemen dolarken, Eskişehir ancak 1990’lı yılların başında doyum noktasına erişebildi. Bursa, İstanbul’un yakın çevresinde olması ve zaten ciddi bir altyapısı olması nedeniyle doyum noktasına hızlı ulaştı. Ama bugün, belki Bursalılar bana darılacaklar ama Bursa, bundan sonra içine imalat sanayisi sokmamalı, yeni organize sanayi bölgesi kurmamalıdır. Çünkü, yoğunlaştı ve yığılmalar oldu. Eski Bursa Valisi Ali Fuat Güven ile bu konuda çok konuşmalarımız olmuştu; hani filozof demiş ya, “birisi seni ilk kez aldatırsa senin suçun yoktur, aynı kişi seni tekrar aldatırsa suç hem sende hem de ondadır, o kişi seni üçüncü kez aldatırsa suçun tamamı sendedir”, Bursa artık ikinci yanlışı yapmamalı ve planlı bir yeniden yapılanmaya gitmelidir. Bursa, kendisini bir hizmet kenti olarak konumlamalı bence, çünkü dünya oraya gidiyor. Böylelikle daha fazla istihdam yaratılabilir, daha fazla katma değer üretilebilir diye düşünüyorum.

Peki nasıl bir yapılanmadan söz ediyorsunuz?

Türkiye eğer gelişmek istiyorsa, yakın bir gelecekte ve Marmara Bölgesi içerisinde, en az Köstence büyüklüğünde bir liman kurmak zorunda. Bu da, İstanbul ve Çanakkale boğaz trafiğini etkilememesi için muhtemelen Çandarlı civarında olacak. Bursa, buradaki lojistik ağına hem karayolu hem de demiryolu ile bütünleşecek. Bursa kendisini burada hayal etmelidir. Buradaki en büyük sakınca, kısa vadeli ve pragmatik davranmaktır. Kısa vadeli çıkar gözetilirken, uzun vadeli kazanç göz ardı edilmemelidir. Dünya üzerinde bir tek insanoğlu, yaşam süresinin ötesine yatırım yapabiliyor. Bursalılar da bu özelliği dikkate alarak geleceklerine yatırım yapmalılar. Bu mevcut yığılmayı dağıtmak çok kolay değil ama iyi bir kent planı ile bu başarılabilir. Bir kere bölgeye tek Bursa olarak değil, içerisinde Çanakkale, Balıkesir, Yalova, Bilecik, hatta Eskişehir’in de bulunduğu bir havza gözüyle bakmamız gerekiyor. Dolayısıyla bu havzanın gelişimi de izlenerek, ihtisaslaşmış sanayi bölgelerine yatırım yapılmalı ve bu atılım yapılırken sosyoekonomik ve lojistik altyapı da dikkate alınmalıdır. Bu anlamda “geleceği planlamak”, BTSO’nun 2008’deki gündem maddesi olmalıdır. Hepimiz düşüncemizi söyleyeceğiz, hepimizin doğruları farklı ama bu şekilde ortak akıl oluşturabilirsek ancak o zaman ortak faydaya ulaşabiliriz. Bakın bu konu, enerjiden, fabrikalardan daha önemlidir; Bursa’nın, geleceği için bir zihin model oluşturması ve bu model üzerinde tartışması, modelini olgunlaştırması gerekiyor.

Ortak akıldan bahsettiniz, notlarım arasında şöyle bir soru da vardı; sanayici ortak akla nasıl ulaşacak ya da sanayicinin ortak aklı kamu ile nasıl uzlaşacak?

Geçen sene Ekonomi Nobeli alan üç iktisatçı, Leonid Hurwicz, Eric S. Maskin ve Roger B. Myerson’ın çalışmaları “Mekanizma Oluşturma” üzerineydi. Orada deniliyor ki, “rasyonel bir ortamda aktörler de rasyonel davranır.” Bugün biliyoruz ki en iyi makro politikaları yapsanız, en büyük madenlere de sahip olsanız, işleyen kurumlar yaratamazsanız kalkınma sağlamanız çok zor. Bir ülkenin karar vericileri, kanaat önderleri ve seçkin azınlıkları eğer bir ortak akıl yaratmıyorsa, ortak değer üretemiyorsa, ortak proje oluşturamıyorsa kalkınmadan söz edemeyiz. Onun için biraz önce bahsettiğim tartışma zemini, ortak irade yaratmanın ilk şartıdır. Hiçbir kimse tek başına her şeyin doğrusunu bilemez. Zaten gerçek doğru diye bir şey de yoktur, zihni modele göre gerçeklik vardır. Zihni modeliniz değişirse, gerçekliğiniz de değişir. O nedenle bizim zihni modelimizin hayatın gerçeğine ne kadar uyup uymadığını anlayabilmemiz ve hayatın öz gerçeğine uygun yeni bir model geliştirmemiz için kanaat önderlerinin özgür bir tartışma ortamı oluşturmaları önemlidir. Ben, kentlere ve kent havzalarına, kurumlara, hatta KOBİ’lere bile sorunlarını, mümkün olduğu kadar geniş katılımlarla tartışmalarını salık veriyorum. Çünkü kurum kültürü, özgürce tartışabilmek demektir. Modernizasyonun iki ayağı var, ilki, insanı özgür kılarak onun fizik ve düş enerjisinden yararlanmaktır. Düş enerjisi ise yaşanmışlıktan, okuduklarınızdan, deneyimlerinizden beslenir ve bilgiyi üretir. Bugün bilgi, dünyadaki en değerli metadır. Bakın ilginç bir örnek ama dünyada nüfus kontrolünde en başarılı ülke İran’dır. Halbuki İran, dini esaslar üzerinde idare edilen bir ülke değil mi? Ama akıl üzerindeki o “kutsal şal”ı kaldırmışlar işte, ortak akıl oluşturmuşlar ve nüfus kontrolünde müthiş bir başarı yakalamışlar. Neden biz özgürce tartışamıyoruz? Hepimizin üzerinde birleşeceği ortak bir değere ulaşmak için özgürce fikirlerimizi ifade etmemiz gerekiyor, Türkiye’nin sorunu budur bence...

Şöyle bir tespitiniz var; dünyanın üç yüz yıllık sanayi geçmişinde KOBİ’ler, iki kez atılım yaptılar. İlki sanayi devriminin başındaydı, diğeri ise şimdi, bilgi toplumuna geçişte. Sanayi Devrimi’ni milletçe ıskaladığımız bir gerçek, peki ikinci atılımı yakalayabildik mi sizce?

Bak bu da güzel soru ama ben, bu soruyu cevaplayacak yetkinlikte değilim... Şu var ki bilgi toplumuna geçiş, ne yapmak istediğimizle alakalıdır. Hangi limana gitmek istediğini bilmeyen kaptana hiçbir pusula yardım edemez. Burada, kaçırdık diyemeyiz ama yakalamamız gerekli diyebiliriz. Günümüzde iki kişi bile bir araya geldiğinde, farklılık yaratacak gelişmeleri yakalayabiliyor. Geçenlerde bir toplantıda, kuantum bilgisayarlarına dayalı bir kripto geliştiren bir “öğrenci” ile tanıştım. Sordum; “Ne kadar paraya ihtiyacın var”, çünkü hayal gibi duruyor ama gerçeğe ulaşırsa inanılmaz bir potansiyel oluşturuyor bu proje. Dedi ki, “20 bin YTL.” Bu çocukların, böyle 20 bin, 200 bin lira gibi sıkıntılarının, bu finansmanı sağlama endişelerinin olmaması lazım. Biz, işte buna mahal vermeyecek şekilde örgütlenmeliyiz. Bizim kaç KOBİ’miz var? Kaçı örgütlü? Örgütlü olanların kaç tanesi aktif örgütlü? Bizim duyarlılıklarımızı artırmak ve örgütlülüğümüzü geliştirmek gibi bir eksiğimiz var. Bu sadece Bursa’da değil her yerde eksik. Bursa’nın piyasa yapıcı bir otomotiv sanayisi olduğu için dünya çapında gelişmiş bir yan sanayisi var. Neden aynı piyasa yapıcıları mobilya ve makine sektöründe de yaratamıyoruz? İşte yine aynı sonuca ulaştık, o sektörlerde ortak akıl oluşturamıyoruz da ondan...

Son olarak, yine bir makalenizden hareketle bir soru yöneltmek istiyorum; temmuz ayında, seçimleri takiben, “iktidar olsam ne yapardım” diyerek kendinize bir soru sormuştunuz. Peki, “iktidar olsanız”, 2008’de ekonomi yönetiminde ilk olarak neyi düzeltirdiniz?

Hah, bak şimdi, bir kere Türkiye’nin tüm kaynaklarını kullanarak, etkili bir envanter yaratırdım. Bu çok önemli. İkinci olarak yatırım yönetimi nasıl yapılmalıdır üzerine bir seferberlik başlatırdım. Bakın, 1999-2000 yıllarındaki yatırım mantığınızla, bugün yatırım yapmaya kalkarsanız batarsınız, çok açık... Çünkü iş çevirisi dediğimiz talep koşulları, faktör koşulları, karşılıklı bağımlılık ilişkileri, rakip stratejileri ve birikim sisteminin işleyiş biçimi sürekli değişiyor. Siz bu değişkenleri göz ardı ederek nasıl yatırım yapabilirsiniz? Darwin ne diyor; “Canlıların uzun ömürlü olanları en akıllı ve güçlü olanları değil, uyum yeteneği en yüksek olanıdır.” Yatırımın başarısı ya da başarısızlığı fizibilite aşamasında belirlenebilir. Burada fizibiliteyi, uyum yeteneğini geliştirme açısından irdelemek gerekli. Gelişmiş ülkelerde, toplam yatırım tutarının yüzde ikisi, yüzde beşi fizibiliteye ayrılıyor. Siz, bunu uzman olmayanların eline bırakır, devlet olarak bunu kontrol etmez ve sahipsiz bırakırsanız, özel sektör olarak bu konuyu envanterle birlikte ülkenin gündemi haline getirmezseniz, insanların yanlış yapmasını da, batacak yatırımları da engelleyemezsiniz. Yani aslında akıl vermek de istemem, kendime yetecek aklım yok (gülüyor) ama şunu söylemeliyim, tüm mesele, bunları tartışabilmektir. Faiz mi, kur mu, cari açık mı bunları tartışmaktan bıkmadık ama yatırım yönetimini hiç aklımıza getirmedik, fizibilitenin önemini ve envanter eksikliğimizi hiç konuşmadık. Bak, sanayiyi kurdun diyelim; artık bir hanede bir kişinin çalışması yetmiyor, iki kişi çalışınca da çocuğa kim bakacak sorusu ortaya çıkıyor. Eğer çocuğunun iyi yetişmesini istiyorsan, geleceğini iyi planlaman ve sanayi yapını kurarken, her şeyden önce adam gibi kreşini kurman ve onu geliştirmen gerek. Anlatabildim mi? (gülüyor)


Geçen senenin Ekonomi Nobeli’ni “Mekanizma Oluşturma” teorisinin aldığını söylediniz. Bu biraz da teşviklerle ilgili bir teori. Peki, bizim mekan ve sektöre dayalı teşvik sistemimizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her ikisi de hatalıdır. Sektöre dayalı kategorik bir teşvik yaptığınızda, aslında hiç teşvik yapmamışsınız demektir. Nitekim mekana göre teşvikler de yarardan çok zarar ürettiler. Yani elde edilen sonuç ile yaratılan beklenti arasında derin uçurumlar oluştu. Bana göre doğrusu şu olmalı; fizibilitesi doğru olarak yapılmış ve projeye dayalı teşvik uygulanmalı. Projeye dayalı teşviklerin de zorlukları var elbette, bilmiyor değilim. Ama genel teşvikler kaynak israf etmekten başka işe de yaramıyor maalesef. Gelişmiş ülkeler de, AB de hep projeye dayalı teşviklere dönmüş durumda. Teşvik mekanizmalarını oluştururken aktörlerin rasyonel ortam ihtiyacı kadar kalkınma ajansları gibi işleyen kurumların yaratılması da çok önemlidir. Bursa’nın Orhaneli ilçesindeki dağ köyleri ile Bingöl’ün köylerinin gelir durumları arasında ne fark var ki? İsteyen gidip bakabilir... Siz mekan olarak teşvik verip Bingöl’e yardım ederken, Orhaneli’ye haksızlık etmiş olmuyor musunuz? Bu adam gibi proje ile karşına geliyorlarsa Bingöl’de de olsa, Bursa’da da olsa, Artvin’de, Edirne’de de olsalar teşvik edebilirsin. Benim yaklaşımım budur.


Dr. Rüştü Bozkurt kimdir?

1945 yılında Niksar’ın Sorhun Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde, Ortaokulu Niksar’da, Lise’yi Tokat’da bitirdi. Bursa Eğitim Enstitüsü’nden Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak mezun oldu. Eskişehir’de Tunalı Ortaokulu’nda öğretmenlik yaptı. Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nin gece bölümünü bitirdi. Eskişehir’de yayınlanan Web Ofset (Günaydın) Grubu’nun Sonolay Gazetesi’ne geçti. Bu gazetede yöneticilik ve yazarlık yaptı. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde öğretim üye yardımcılığı yaptı.
Bu kurumda, “Kentçi Ulaşım Sistemi’nde Araç Satın Alma Karar Süreci”nin işleyişini     irdeleyen tezini vererek, doktor unvanını aldı. Akademi’den ayrılarak Şişecam’a geçti. Emekli oluncaya kadar bu kurumda Planlama Uzmanlığı, Planlama Müdür Yardımcılığı, Planlama Müdürlüğü ve Genel Sekreterlik görevlerini yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayınlanan Rüştü Bozkurt, özellikle KOBİ’lerin sorunlarıyla, 1980’li yılların başlarından bu yana ilgileniyor ve Türkiye’nin çok değişik yörelerinde, küçük işletmelerin sorunlarını tartışan konferanslar veriyor. Kendimizi Sorgulamak, İşletme Odağı, Kendine Ayna Tutan Yönetici ve İşleyen Kurumlar Yaratmak isimli dört kitabı yayınlanan Bozkurt, 1980’lı yılların başlarından bu yana, Dünya Gazetesi’nde, yönetim konusunda haftalık yazılar yayımlıyor ve iş hayatına halen Dünya Gazetesi’nde devam ediyor.

Organize Sanayi Bölgesi Mavi Cadde 2. Sokak No: 2 16159 Nilüfer/BURSA

Telefon : +90 (224) 275 16 00 Faks : +90 (224) 275 16 09