BTSO İletişim Mail      
Ana Sayfa Geçmiş Sayılar Kapak
 
KAPAK: EKONOMİ YORUMLAR

DENİZ GÖKÇE - EGE CANSEN

DENİZ GÖKÇE

AMERİKA NEZLE OLURSA, BİZ ZATÜRREE OLUYORUZ

Türkiye, reel olarak daha çok kendi içindeki siyasi kavgalarından, kendi bütçe, faiz, kur sorunlarından, sosyal sigorta açıklarından ve seçimlerinden etkilenir. Finansal olarak dalgalanmalar olacaktır ama bize etkisi olacağını düşünmüyorum

Deniz Gökçe, Akşam Gazetesi’ndeki yazılarında ve katıldığı çeşitli platformlarda sık sık dile getiriyor ki, durum tespiti yapmadan önce durum hakkında doğru bilgiye sahip olmak önemlidir. Bu düstura biz de uyduk ve Deniz Gökçe’yi ziyaret ederek, ekonomik dalgalanmayı, faizleri, kriz senaryolarını kendisine sorduk...

Cari açığımızı dengeleyen yabancı fonlar kaçar mı, kaçarsa nereye kaçar? Bu durumda cari açığımızı nasıl kontrol ederiz? Bu soruların yanıtını arıyoruz?

Güngör Uras ya da Ege Cansen okuyorsunuz değil mi (gülüyor)?  Bunu daha önce özetlemiş ve sayfalarca yazmıştık. Bakın, futbolda, Ömer Üründül “bloklar arası bağlantı” diye bir laf etti, şimdi herkes onu kullanıyor. Ömer doğru bir laf etti ama kimse o lafın ne demek olduğunu bilmiyor, bilmeden konuşuyor. Bunu ekonomiye bağlarsak, çok konuşulan küreselleşme lafını açmamız gerekiyor. Ne demek küreselleşme? Ülkelerin kabukları dışına çıkarak, diğer ekonomilerle ticaret yapmasıdır. Doğal olarak, bütün ekonomik faaliyetlerde olduğu gibi bunda da kazananlar ve kaybedenler var.

Ekonomi küreselleşiyor ama milliyetçilik yükseliyor…

Evet, dünyanın tüm ekonomileri birbirlerine uyum sağlar, küreselleşirken, siyasi olarak mahallileşmeler, milliyetçilikler görülüyor. Müslümanlar Hıristiyanlarla, siyahlar beyazlarla kavga ediyor. Tabiidir ki, bu durum bir gerilime neden oluyor. Bu, yaşanan ilk küreselleşme hareketi de değildir. Geçmişte, 1850–1914 yılları arasında da ciddi bir küreselleşme yaşanmış ve ardından milli devlet kavramları ortaya çıkarak iki dünya savaşına neden olmuştu.

Ekonomik dalgalanmaya bağlarsak…

Şimdi, iki kavramı ayırmamız gerekiyor; finansal dalgalanma ile reel ekonomideki dalgalanma. Çin’de borsa yüzde 10 düşünce, Çin’de fabrikalar durmuyor. Anlatabiliyor muyum? Borsa düşerken de, dikkatli düşünürsek, birisi yüksek fiyattan kâğıtlarını satacakken düşük fiyattan satıyor, diğeri de düşük fiyattan o kâğıtları alıyor. Yani, birisi kaybediyor, diğeri kazanıyor. Onun için borsanın dalgalanması ancak beklentilerin kötü olması anlamına geliyor. Hâlbuki reel dalgalanma, talebin durması, üretimin yapılmamasıdır. Bunu da resesyondan ayırmak gerekli, resesyon iki dönem kötü büyümek demek. Dünyada halen bir dengesizlik var. Toplam üretimin dörtte birini Amerika yapıyor. Bunu yaparken de Amerikan ekonomisi canlı olursa tüm dünyayı ayağa kaldırıyor.

Tersi durumda ise tüm dünya durgunlaşıyor, değil mi?

Doğru, onlar nezle olursa biz burada zatürree oluyoruz. Şimdi, demek ki Amerikan ekonomisini incelememiz gerekiyor. Halen Irak’ta devam eden savaş nedeniyle Amerika büyük bir bütçe açığı veriyor. Demek ki elindeki tasarruftan fazlasını harcıyor ve ithalata yöneliyor. Bu da dış denge ve cari açığa neden oluyor. Diğer yandan Avrupa ve Japonya’da da cari denge fazlası var. Ne olması gerekiyor? Amerikan ekonomisinin yavaşlaması ve tasarruf etmesi gerekiyor. Bunun için de faizi yükseltmesi lâzım. Amerika bunu yaptı, faizler yüzde 1,5 seviyelerinden 5’e kadar yükseldi. Özetle, Avrupa’nın canlanması Amerika’nın yavaşlaması halinde dünya dengeye gelecek. Bu olay böyle giderken, Amerika yavaşlamaya Avrupa hızlanmaya devam ederken, Çin’de bir problem başladı. Çin en hızlı büyüyen ekonomi olduğu için oradaki şirketlerin de hızlı büyüyeceği öngörülerek, herkes Çin borsasına yüklendi ve hisse almaya başladı. Ve bu krediler ile yapılıyordu. Bu duruma Çin Merkez Bankası’nın karşı çıkacağı duyulunca Çin’de panik oldu ve herkes hisseleri satmaya başladı. Peki, dünyada likidite bolluğu var mıydı? Hep anlatılan şu, Japonya’dan borçlanılıyor ve dünyada getirisi yüksek olan yerlerde, Türkiye gibi, Macaristan gibi, Yeni Zelanda gibi, yatırım yapılıyor.

Bu likiditenin miktarı belli midir?

Tabii bu konuşuluyor ama bunun ne miktarda yapıldığı konusunda kimsenin bir bilgisi yok. Çin’in trilyon dolar rezervi var ama bunun ne kadarını dışarıda kullanıldığı bilinmiyor. Aynı şekilde Japonya’nın 700-800 milyar dolar rezervi var ve ne kadarı dışarıda bilinmiyor. Yani likiditenin ne kadarı dışarıda dolaşıyor, kimse bilmiyor. Şimdi, Çin böyle teklerken, bu arada Amerika’da da bir olay ortaya çıktı. O da şu, Amerikan konut sistemi çok gelişmiştir ve sistem hep krediyle, mortgage dediğimiz sistemle çalışıyor. Amerikalılar birdenbire farkına vardılar ki, hiç serveti olmayan insanlara bile krediler verilmiş. Bu nedenle Çin’in peşinden Amerika’da çözüldü. Tabii oradaki rüzgâr burada fırtına olmakta gecikmedi, ya bu bir büyük kriz olursa endişesiyle insanlar Türkiye’den de kaçmaya başlıyorlar.

Zaten Türkiye riskli bir bölge…

Burada önemli olan, kaçanların, ellerindeki hisse senedi, hazine bonosunu satıp döviz almalarıdır. O zaman kur yükselir ve Türkiye’deki mali varlıkların değerleri düşer. Dolayısıyla faizlerin yükselmesi gerekir, onların satılabilmesi için. Yani dışarıya kaçış olduğunda kur ve faiz yükselir. 2006’da, dünyada bu tip bir dalga olduğunda hem borsa yere çakıldı, hem kur, hem de faiz yükseldi. Ama 2007’de, hem aybaşında hem de bu son günlerde, borsa çakılmasına rağmen kur ve faiz fazla oynamadı.

Demek ki yabancı çıkışı olmadı…

Oynamadı çünkü çıkan yabancı yoktu. Türkiye’dekiler spekülasyon yapıyordu… Türkler, borsa kâğıdını sattığı zaman döviz alıp onu dışarıya taşımadığı için kur ve faizde talep olmadı. Bu konuştuklarımız şu ana kadar finansal olgular. Bir de tabii reel tarafa bakmamız lazım. Şimdi Amerika’da iki şey çok önemli; bir, şirketlerin kârlılıkları azalırsa tüketim de azalır, ikincisi de faizler yükselirse tüketim ve harcama daralır, Amerika yavaşlar. Henüz faizlerde değişim olmadı ama şirketlerin kârlılıkları azalmaya başladı. Dolayısıyla Amerika durgunluğa girecek mi derken eski ABD Merkez bankası başkanı Alan Greenspan çıktı ve “Amerika’da durgunluk olasılığı 1/3’tür” dedi. Şimdiki Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke ise “durumu kurtarmak” adına bu seviyede bir oran beklenmediğini söyledi. Bu sefer aralarında bir polemik başladı…

Amerika’nın durgunluğu Avrupa’yı etkiler mi?

Tabii uzun vadede bu düşünülüyor. Çünkü AB ekonomileri arasında Amerika’ya çok açık olanlar var, örneğin İngiltere. Orası reel olarak yavaşlarsa İngiltere de yavaşlıyor. Ama Almanya öyle değil. Bizim açımızdan da Almanya önemli, çünkü ihracatımızın yarıdan fazlası Almanya’ya yapılıyor. Ayrıca orada çalışan üç milyon Türk, parasını Türkiye’de değerlendiriyor. Benim kişisel kanaatim, Amerika bir ölçüde yavaşlar ve bundan İngiltere de etkilenir ama diğer AB ülkelerindeki gidişata etkisi olmaz. Dolayısıyla biz de bundan çok etkilenmeyiz. Türkiye, reel olarak daha çok kendi içindeki siyasi kavgalarından, kendi bütçe, faiz, kur sorunlarından, sosyal sigorta açıklarından, seçimlerinden etkilenir. Finansal olarak ise dalgalanmalar olur ama etkisi olmaz.

En kötü senaryonuz nedir? Tüm yabancıların kaçtığı bir kriz olabilir mi?

Bir kere hepsi gidemez, soğuk para dediğimiz, şirketlere, gayrı menkullere, fabrikalara, bankalara yatırılmış paralar var. Onlar bir yere gidemez. Onlar bu tip dalgalanmaların maksimum bir sene süreceğini bildikleri için, hiçbir şey olmamış gibi devam edecekler. Geçen sene Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye, yirmi milyar dolara yakın olarak gerçekleşti. Zaten bizim cari açığımız 30 milyar dolar, yani üçte ikisini kapatıyor. Eh, burada bir sorun yok. Diğer çıkacak olanlar, sıcak para dediklerimiz de 2006’da yedi milyar dolar civarındaydı…

Rakamlara göre bakınca daha sağlıklı bir yargıya varabiliyoruz…

Türkiye’nin Merkez Bankası ve diğer bankalarında da 100 milyar dolar civarında bir döviz rezervi de var. Demek ki önümüzdeki bir yıllık süreçte döviz temelli bir sorun beklemediğimiz gibi 2007 için de doğrudan yabancı sermaye yatırımının 30 milyar dolara ulaşacağını öngörüyoruz. Sana bir soru sorayım; sence ben, tüm maddi varlıklarımı ne cinsinden tutuyorum?

Döviz herhalde…

Bak göstereyim hesap cüzdanlarımı, hepsi TL hesabında… Ne konuşuyorsam paramı da oraya yatırmışım. Ama Türk milleti, gider döviz tutar ve her seferinde de ziyan eder, batar. Çünkü 1970-1980’li yıllarda Türkiye’de döviz bitti. Korkuyoruz… Hani, “70 sente muhtaç” derler ya, bugün 40’lı yaşlarında olanlar bunun anlamını iyi bilirler. O dönem yaşanan problemler bugün de var zannediliyor. Yahu 1981 yılında Türkiye’nin ihracatı iki milyar dolarken, şimdi 90 milyar dolar. 1982 yılında Türkiye’nin turizm geliri 200 milyon dolar, bugün 20 milyar dolar… Millet bunların farkında değil. Şu televizyonu alabilir miydiniz, 1980 öncesinde. Yalnız yanlış anlaşılmayalım, biz zenginleşmedik, kişi başına gelirimiz hala düşük. Dünyadaki ülkeleri yüksek, orta, düşük gelir diye üçe bölsek, biz düşük gelirin ancak ortalarında yer alabiliriz. Anlatmak istediğim, döviz rezervimiz çoğaldı. Yoksa zengin falan değiliz, kendimizi avutuyoruz.

Öyleyse, önümüzdeki dönemlerde olacak krizler için de korkmamalıyız? Ne düşünüyorsunuz, yeni krizler olabilir mi?

Yok, zannetmiyorum. Bütçe açığımız yok, banka batağı yok, eh dövizimiz de var… Ben kriz beklemiyorum açıkçası. 2006’ya benzer bir yıl olacak 2007. Aşağı yukarı, hükümetin koyduğu hedefler de tutacaktır. Enflasyonu yüzde 5-6 seviyelerinde bekliyorum ben. Tabii Amerika İran’a girmezse, petrol fiyatı göğü delmezse vs. Ama korkuyla da yaşanmaz ki…

Özelleştirmeler…

Deniliyor ki, Cumhuriyet tarihimizin tüm birikimlerini sattık, o nedenle 2001’den daha iyi durumdayız. Böyle bir şey olabilir mi yahu? Güncel bir örnek vereyim, gazetemde de yazdım bunları, Mehmet Nazif Zorlu’yu biliyorsunuz. Zorlu, işe tekstil ile başlamış ve bir milyar dolara kadar büyütmüş. Sonra kazandığıyla elektronik işine girmiş, onu da iki milyar dolar büyütmüş. Zorlu toplamda üç milyar dolar ihracat yapıyor ama tekstildeki ve elektronikteki kâr marjı düşük olduğu için borca da giriyor. Arada 150 milyon dolara Denizbank’ı satın alıyor ve bir süre sonra da 2,5 milyar dolara Dexia’ya satıyor. Şimdi; dünyaya kapalı gözlükle bakanlar, “vay be bankayı yabancıya sattı” diyorlar. Öyle bakmayacaksın ki olaya, Zorlu oradan aldığı parayla Vestel’in tüm borçlarını ödedi. Tekstil’deki borçlarını da ödedi ve bir dolu da para kaldı cebine. Şimdi; bir, Vestel önümüzdeki dönemde uçmaya başlayacak çünkü borcu yok. İki, 800 milyon dolara aldığı arazide, yabancı bir ortakla dev bir proje gerçekleştirecek. O proje yapılırken de Türkiye’de demir çelik satılacak, insanlar iş sahibi olacak, eski Denizbank yeni Dexia bir sürü yeni şube açacak, iş kapısı olacak yani. Neden “satıldı” olarak bakıyorsunuz ki? Sen satınca karşılığında dolar alıyorsun, asıl sen o doları nasıl değerlendireceksin? Önemli olan o, bir yere hibe etmiyorsun ki paraları! Aynı şey Telekom için de geçerli; 20 milyar dolar yatırım yapabilecek misin ki sen oraya? Yapamazsan Telekom’un değeri sıfır edecek. Mühim olan senin satman değil, sattıktan sonra o parayla ne yaptığındır.


Faizler düşer mi?

Şimdi biz riskli bir ülkeyiz, o nedenle faizlerimiz yüksek. Düşür faizleri, bak kimse geliyor mu ülkene? 1994’te Çiller Hükümeti denemişti hatırlarsanız, arkasından hemen kriz geldi. O kadar kolay değil yani faizleri indirmek ya da kuru ayarlamak. 1961’den beri biliyoruz ki kambiyo rejimi, faiz ve kurun ancak iki tanesini kontrol edebiliriz. Kambiyo rejimi serbeste geçmişse, demek ki kur ve faizden ancak birisini kontrol edebiliriz. Türkiye şu anda faizi düşürebilmek için kuru serbest bırakmış durumda. Burada yapılacak şey, borçlarımızı ödemek, özelleştirmeleri tamamlamak ve edepli siyaset yapmaktır. Ülkenin başbakanı, cumhurbaşkanı olacak diye herkesin tir tir titrediği bir ülke, bal gibi risklidir. Yüzde yüz petrol bağımlısıysan, risklisindir. Etrafındaki komşularınla aran iyi değilse, risklisindir. Faizin içinde risk ve likidite primi vardır, ama onların ikisi de bizde yok. Şu gelinen nokta bile mühim aşamadır, 190 seviyesindeki faizleri 12’ye kadar çekmiştik ama dünyadaki türbülans yeniden yükseltti faizleri. Geçen sene Türkler de yabancılar da paniğe kapılıp çıkmışlardı, bu sene yabancılar kaldı Türkler çıktı. O nedenle de borsa çakılırken, kur ve faizler fazla dalgalanmadı.

 

EGE CANSEN

BİZ, YÜKSEK ENFLASYON HASTALIĞINA TUTULMUŞ BİR ÜLKEYİZ


Ege Cansen, hepimizin tanıdığı bir ekonomist. Yazılarında ve konuşmalarında ekonomiyi, hepimizin anlayacağı şekilde anlatabildiği için çok seviliyor. Patenti kendisine ait olan “yüksek faiz, düşük kur” sistemini ve dalgalanmaların geleceğimiz üzerindeki etkilerini konuşmak üzere Ege Cansen’i ziyaret ettik.


Ekonomist Ege Cansen, “Şimdi bir ekonomi programı var, ben de onun muhalif sesiyim. Bir sivri ben varım ortalıkta yani. Herkesin dilinde bir “dalgalanma” lafı var. Bunu konuşmadan önce bazı temel kavramları anlamamız gerekiyor” diyerek, söyleşimize temel kavramların tanımlarıyla başlamayı uygun gördü.

Sizin de söylediğiniz gibi, her yerde “ekonomik dalgalanma” konuşuluyor. Nedir ekonomik dalgalanma?

Aslında iktisatta ekonomik dalgalanma, milli gelirin artışı ya da azalışı ile ilgilidir. Esas itibariyle toplam milli gelir bir artar bir azalırsa ve tabii özellikle azalırsa, bir sorun var demektir. Dalga, kriz gibi lafların tavana çıktığı noktadaysa milli gelir düşmüş demektir. Dünyanın yaşadığı en büyük kriz, 1929 Büyük Buhran’dır. Amerika’da başlamış ve her tarafa yayılmıştır. Peki, neden en büyük krizdir? Çünkü Amerika’nın milli geliri yüzde 30 geri gitmiştir. Yani krizin büyüklüğünü tayin eden şey, milli gelirin ne derece geriye gittiğidir. Ya da biz 2001 krizi diyoruz, o zaman da bizim milli gelirimiz yüzde 9,4 azalmıştı. Keza milli gelirimiz 1999’da 6,4, 1994’te de yüzde 6,1 gerilemişti.

Yani ekonominin küçülmesi değil mi?

Evet, geliriniz 100’den 91’e düşer örneğin. Dalgadan korkmamızın sebebiyse, bunun milli geliri azaltacak duruma gelmesidir. Yani aslında dalgadan değil onun sonucundan korkuyoruz. Dalga mı kötü, sonuç mu kötü? Elbette sonuç kötü; milli gelirin azalacak ve dolayısıyla halkın refah seviyesinin gerileyecek.

Peki, ne oluyor da anlıyoruz dalgalanma olduğunu?

Efendim mesela, çok sevilenleri söyleyelim, borsa endeksi iniyor/çıkıyor, faizler iniyor/çıkıyor, kurlar iniyor/çıkıyor. Batı ekonomileri kurların inip çıkmasını dalgalanma kabul etmiyor, bu onlar için önemli değil. Geçmişte hatırlayalım, dünyanın iki büyük parasından birisi olan avro, dolar karşısında 1,17 kurla doğmuştu. Ama yüzde 25 değer kaybetti, ardından da yüzde 54 değerlendi. Ama hiç kimse dalga geldi diye kıyameti koparıp, toplantılar yapmadı.

Peki, Avrupalılar neye dikkat ediyor?

Onlar kendi büyümelerine ve enflasyonlarına bakar. Avrupa’nın geçmişinde, 1920’lerde yaşanan bir hiper enflasyon dönemi vardır. Bu nedenle enflasyondan çok korkarlar. Amerika ise 1929 krizinde milli gelirinin yüzde 30’unu kaybettiği için, milli gelirlerinin düşmesinden çok korkar. Seni çocukken köpek ısırmışsa köpekten, eşek tepmişse de eşekten korkarsın değil mi?

Bizim korkumuz nedir o zaman?

Ha, bize gelirsek… Biz sürdürülemez bir denge noktasındayız. Bir nevi patenti bende olan bir söz var, yüksek faiz düşük kur. Bu bizim ekonomi politikamız... Yüksek faiz, bizatihi kötüdür. Ancak yüksekliği de şöyle tanımlamamız gerekiyor, reel olarak milli gelir artışının üzerindeki her faiz kötü faizdir. Diyelim ki milli gelirimiz yüzde altı artıyor, buna rağmen devletin kamu borçlanmasına ödediği reel faiz bundan büyükse, bu kötüdür.

Kendi kendimize zarar veriyoruz yani?

Eh, bir bakıma öyle, dışa kaynak transfer ediyoruz. Halktan topladığımız vergileri servet sahiplerine, devletin kaynaklarını özel kesime transfer ediyoruz. Yüksek faizin zararı ne diye sorarsanız budur işte; fakirden zengine, kamudan özele ve yurtiçinden yurtdışına servet transferidir. Demek ki bizim yüksek faizle elde etmeye çalıştığımız düşük enflasyon iyi iken, bizatihi yüksek faiz kötüdür. Şimdi, biz yüksek enflasyon hastalığına tutulmuş bir ülkeyiz. Bundan kurtulmak için de bize yüksek faiz tedavisi, kemoterapisi uygulanıyor.

Peki, devam eden süreç sizce kemoterapi mi yoksa yanlış tedavi mi?

Yanlış tedavi diyemeyiz çünkü netice itibarıyla bu işi sürdüren insanlar da bu işi bilmiyor değiller. IMF mesela geldi ve “faiziniz iyi aman buna dokunmayın” dedi. Evet, onlar da tedavinin bazı kötü yan etkileri olacağının farkındalar ama sonumuzun hayırlı, eski tabirle salâh olacağına inanıyorlar.

Öyleyse şöyle sorayım, bu tedavinin yerine geçebilecek bir başka tedavi var mı? Yani yüksek faiz düşük kura mecbur muyuz?

Tabii ki hayır, başka programlar da uygulanabilir. Bir kere ben bu programın üzerine bu kadar gittiğime göre kafamda bir şey olması lazım…

Nedir peki o?

Bakın, yüksek faizi yaratan iki neden var; birisi risk faktörü. Peki risk nereden geliyor? Çünkü cari açığımız fazla, bütçe açığımız büyük. Bu nedenle bize diyorlar ki, “cari açığı dengelemek için yurtdışından sıcak/soğuk para çekin, iç açığınıza karşı da yüksek faiz dışı fazla verin.” Demek ki tedaviye iki ilaç daha geliyor; iç açığa karşı yüksek faiz dışı fazla, dış açığa karşı da yurtdışından sermaye çekmek. Böylece, yüksek faiz düşük kurun risklerine rağmen enflasyonu düşürmek ve devletin borçlarını çevirmek mümkün oluyor. Ben de diyorum ki, Türkiye’de risk yaratan cari açığın nedeni nedir? Dövizin kurunun yanlışlığıdır. Döviz kuru düşük olmasa, cari açık bu kadar büyük olmayacak. O zaman bunu değiştirelim, yani sonuca değil sebebe bakalım. Cari açığı azaltacak politika, döviz kurunu yükseltmektir. İç açığın nedeni ise faizlerin yüksekliğidir. Demek ki yüksek faize son verirsek döviz fiyatlarında bir artış olacak, döviz yükselince de cari açık idare edilebilir hale gelecek.

Peki, enflasyon ne olacak?

Ha, orada bir sıçrama olacak. Sıçrama derken, enflasyon bir anlık bir yükselme değildir, bir süreçtir. Burada fiyatlardaki sıçramadan söz ediyoruz. Tabii neticede enflasyon da fiyat endeksine bağlıdır ancak bahsettiğim sıçramaya enflasyon diyemeyiz, bu bir fiyat artışıdır.

Bu bahsettiğiniz süreç 2001’de yaşanmadı mı? Yani döviz yükseldi, fiyatlar arttı?

O zaman, bu süreçten korkuldu. Ben diyorum ki, bundan korkmaya gerek yok. Döviz fiyatının artışı birinci aşamada bir fiyat artışı dalgası getirir ama bu dalga sürekli olmaz. Bunun şartı da sıkı maliye politikasının devam etmesidir. Eğer biz, geniş kitlelere, devalüatif kur düzeltmesinden doğan enflasyonu telafi etmesi için zam vermeye başlarsak, o zaman enflasyon da başlar. Madem Türkiye bütçesini sıkmayı öğrendi ve gelir transferi yapmıyor, o zaman fiyatların artışı iç talebi azaltacaktır. İç talebin düşüşü ise enflasyonu durduracaktır.

Türkiye ithalata dayalı büyüme sergiliyor. Kurun yükselmesi, büyüme hızımızı da düşürmez mi?

Bir an bir sersemleme olacak tabii ki. Bu sersemleme şimdi mi olacak, sonra mı olacak? Soru bu… Benim tavsiyem, şimdi olsun. Şu an dünya da buna müsait. Her yerde bol para var ve Türkiye faizleri düşürse bile paranın gideceği fazla bir adres yok. Kim nereye gidecek? Giden de geri gelecek zaten…

Bu model halen uygulanabilir mi?

Tabii her an uygulanabilir.

Peki, bu modeli sadece bize değil herkese anlatıyorsunuz. İş dünyasının tepkisi nedir, bu model için?

İş insanı, iktisattan anlamaz (gülüyor). Bu onların işi değil. Bu daha ziyade iktisatçılar arası konuşma. Bunlar onların kaygısı değildir.

İş insanları şunun için kaygılanmıyorlar mı, bir dalga daha gelirse ne yaparız, bunu atlatabilir miyiz?

Bakın, atlatılmamış dalga yok ki. Ben size en kötü örneği anlatayım ama kuvvetli de bir örnektir; Arjantin… Arjantin bizimle birlikte felaket bir krize girdi, devlet başkanı pencereye çıktı ve “borçlarımı ödeyemiyorum arkadaş” diye bağırdı. Tüm dünya, finans çevreleri bu duruma dehşet şekilde bozuldu. Neticede Arjantin, biraz çamura da yatarak, dış borçlarının yüzde 75’inin de sildirdi. Bunlar tavsiye edilecek şeyler değil ama hayatı anlamak açısından söylüyorum; bugün Arjantin ekonomisi Türkiye ekonomisinden daha sağlıklı durumda. The Economist’in son sayısındaki rakamlar bunu açıkça işaret ediyor: Arjantin’in 2006 büyümesi yüzde 8,7, Türkiye’nin ise üçüncü çeyrekte 3,4. Arjantin’de enflasyon 9,6, Türkiye’de ise 10,2. Faizlere de bakalım; Arjantin’de 9,69, Türkiye’de 19,18. Fark ortada değil mi?

Peki, özellikle Japon Yeni’nin değerlenmesi ile oluşan dalgalanmadan da mı endişelenmemeliyiz? Cari açığı dengeleyen yabancı sermaye girişinin durması ya da ülkemizden ayrılması nelere sebep olabilir?

Şimdi maalesef bugün Türkiye, kendini zavallı hissediyor. Bu hissettiriliyor daha doğrusu. Bir yandan böbürleniyoruz, diğer yandan da korkuyoruz. Efendim, paralar çıkarsa ne yapacağız? Ee, çıkabilir ne yapalım… Yani nereye gidecekler ki, yine gelecekler. Bu kadar yüksek faiz vermeye lüzum yok ki. Yüzde 19 yerine yüzde 10 versek gelmeyecekler mi sanıyorsunuz?

Son bir soruyla bitirelim. 2007, malum seçimler yılı. Ekonomi bundan ne derece etkilenebilir?

Bu soru, aşağı yukarı bir yıldır soruluyor bana. Ben de cevap veriyorum; istikrarlı ekonomi, demokrasi sever. Demokrasi de seçim demektir. Riskli olan seçimin yapılması değil, yapılamamasıdır. Ben zamanında yapılacak seçimin, sonucu ne olursa olsun, ekonomik istikrar açısından faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü sonuçta demokrasi, piyasa ekonomisinin ikinci bacağıdır; demokrasi ve piyasa bir ülkeyi ayakta tutan iki temel direktir.


Yüksek faiz olmasa, bankalarımız da bu kadar para etmez

Bankaların yabancılara satılıyor olması, biraz karışık bir konu. İki türlü de konuşulabilir: “efendim, bugün paranın yerlisi yabancısı yoktur, rengi yoktur” da diyebilirim, diğer taraftan “ya bunda bir tuhaflık yok mu, neden Yunanlılar devamlı banka alıyorlar, acaba bir çıkarları mı var” da diyebilirim. Çıkar ne demek, getiri demek. Getiri de bu milletin sömürülmesi demek. Yani burada iyi taraf da var, kötü taraf da var. Ben, ideolojik olarak, yabancı sermayeye olumlu bakan bir insanım. Burada beni esas kızdıransa şu; zaten bankalarımız transfer mekanizmasının aracısı olduğu için satılıyor. Türkiye’de uygulanan yüksek faiz politikası olmasa, bizim bankalarımız zaten bu kadar para etmez.

 

Organize Sanayi Bölgesi Mavi Cadde 2. Sokak No: 2 16159 Nilüfer/BURSA

Telefon : +90 (224) 275 16 00 Faks : +90 (224) 275 16 09