BTSO İletişim Mail      
Ana Sayfa Geçmiş Sayılar Kapak
 
SÖYLEŞİ: CENGİZ AKTAR

İŞİMİZİ İYİ YAPMIYORUZ

Dr. Cengiz Aktar, memleketin en namlı Avrupa Birliği uzmanlarından birisi. Türkiye AB ilişkileri, hatırlanacağı üzere, 2006’nın sonunda üyelik müzakerelerindeki sekiz başlığın askıya alınması ile sarsıntıya uğramıştı. Müzakere sürecine ilişkin 2007 öngörüleri ise görüşmelerin daha da çetin geçeceği yönünde. Önümüzdeki genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini de göz önüne alırsak, 2007 gerçekten de zor bir yıl olacağa benziyor. Bu zor süreçteki AB ilişkilerimizi, Cengiz Aktar’a sorduk.

AB ile bir türlü yıldızımız barışmıyor... Yorumunuz nedir?

Biz AB’ye herhalde, ancak istediğimiz zaman girebileceğiz. Top, daha çok bizim sahamızda. Yani inisiyatif alma, girişim alma keyfiyeti bizim için daha geçerli açıkçası. Çünkü işi bizim yapmamız lazım. Bu çok zahmetli bir iş ama büyük bölümü burada yapılacak. Buradan kastım da şu; müktesebat uyumu dediğiniz şey, 100 bin sayfalık bir doküman. Bunun öncelikle Türkçe’ye çevirisi yapılacak. Sonra ilgili bakanlık ya da kuruluş bunu okuyacak, anlayacak ve Türk mevzuatına uyarlayacak. Eğer Türk mevzuatında ilgili karşılığı yoksa onu baştan yazacak. 2683 tane yasa hazırlamamız gerekiyor. Bunlar TBMM’den geçtikten sonra uygulamaya alınacak vs...

Peki AB, bu arada sadece bizim hazır olmamızı mı  bekleyecek?

Karşı tarafın da yapacakları var elbet ama onların asıl işleri, bu sürece destek vermek.

Uzun soluklu bir süreçten konuşuyoruz. Bu süreçte de AB bize destek olacak. Peki biz hükümetimize yeterli desteği veriyor muyuz. Ya da şöyle sormalıyım, AB konusunda Türk halkında oluşan ilgi kaybını neye bağlıyorsunuz? AB süreci acaba bize yeteri kadar anlatılmıyor mu?

Yeteri kadar değil, hiç anlatılmıyor. Yani gümrük birliği çerçevesinde, standartlarını AB standartlarına getirmek zorunda olan/olmuş olan sanayici, ki aslında Bursa’daki sanayiciyi yoğun olarak kastediyoruz çünkü otomotivin kalbi Bursa ve bir de beyaz eşya, bu işi zaten yapıyor. Yoksa malını AB’ye satamaz. Bunlar dışında hakikaten çok kısıtlı bir kitle AB uyum çalışmalarının ne demek olduğunu, AB mevzuatının ne anlama geldiğini, hangi konuda daha çok, hangisinde daha az mevzuat olduğunu, bunların ne işe yarayacağını biliyor. Geriye kalanlarımız ise sadece seyrediyor.

Biz, AB’yi biraz amaç olarak görüyoruz galiba. Aslında AB, bizim için bir araç olmalı değil mi?

Evet, anlıyorum söylediğinizi, doğrudur. Şu anlamda doğru, biz hep tam üye olacağımız o kutlu günü bekliyoruz. Halbuki o arada dünya kadar şey yapılacak. Onunla da maalesef pek ilgilenmiyoruz.

Peki o kutlu günde ne olacak? Bir hokus pokusla tüm hayatımız değişecek mi?

Bunlar spekülatif şeyler. Değişim, bir hazırlık sürecinin sonunda katılım antlaşması imzalanıp o ülke üye olduğunda başlayan bir şey değil. Değişim, üyelik sürecinde başlar. Türkiye için ise bu değişim süreci, dişe dokunur bir şekilde, 1996’da gümrük birliği ile başlar aslında. Bu anlamda Türkiye çok şanslı tabii. Biz 1996’da başladığımızda, o zamanın aday ülkeleri daha işin alfabesindeydi. Ama onlar geldiler ve pat diye önümüze geçtiler, şimdi tam üye bile oldular. Dolayısıyla biz bu işi yeterince ciddiye almıyoruz.

Millet olarak mı ciddiye almıyoruz yoksa hükümetler olarak mı?

Her ikisi de. Çoğu insan bu işi bir dış ilişki olarak algılıyor. Ankara’da oturan, yabancı dil bilen insanların bileceği, anlayacağı iş olarak görüyor. Halbuki alakası yok, bu mesele katiyen bir dış ilişki işi değil. AB herkesin meselesi, balık ağlarının boyundan içtiğiniz sütü veren ineğin şeceresine kadar, binlerce konuyu bir kurallar bütünü ile belirliyor. Biraz önce 2683 mevzuat var demiştim. Bu mevzuatların yüzde 99’u günlük hayatımızla, birey ve toplumun gündelik hayatı ile alakalı konulardır.

Toplumumuzda şöyle bir izlenim oluşuyor, “Bu AB bizi almamak için bahane uyduruyor, bize zorluk çıkartıyorlar”. Halbuki bunlar bize özgü kurallar değil mi?

Pek tabii ki. Bizimle birlikte 445 milyon insanın her gün uyduğu bir mevzuat bu. Kötü bir şey de değil bu, öyle olsa şimdiki AB vatandaşları da istemezler, ayaklanırlardı. Şimdi bizdeki hoşnutsuzluğun başka nedenleri var tabii ki. Hükümetler, son yıllarda, önceki dönemlere göre iyi çalışmıyor. AB tarafında ise Türkiye’yi istemeyen ülke/parti/odakların sesi daha gür çıkmaya başladı. Haliyle bu durum menfi yansıyor Türkiye’ye; PKK’nın tekrar şiddete başvurması, sözde Ermeni soykırımı konusundaki gelişmeler, Kıbrıs meselesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin türban kararı gibi bazı konular, Avrupa ülkelerinden gelen menfi mesajlarla harmanlanınca Türk insanın gözünde AB, sözünü ettiğimiz getirilerle değil koskocaman bir sopa olarak algılanıyor. Öyle bir imaj oluşuyor. Öyle bir sopa ki hiç havuç yok, karşılığında hiç dişe dokunur, müspet bir şey yok. Ne zaman üye olacağımız bile daha tam anlamıyla belirli değil. Dolayısıyla böyle bir olumsuz döneme giriyoruz. Aslında o döneme şimdiden girdik de, giderek daha olumsuzlaşma tehlikesi ile karşı karşıyayız.

Ne olabilir peki?

İşler tavsar. İlişkiler hiçbir zaman kopmaz ama öyle bir tavsar ki, incelir incelir ve belki de günün birinde kopar.

Bu olumsuzluklara kamuoyu tepkisi ne olabilir?

Kamuoyu bunun farkında bile olmaz (gülüyor). Ama bu ilişkinin kopması Türkiye’nin ekonomisine ve siyasi istikrarına birebir yansır, ki bu yansıma olumlu bir yansıma olmaz.

Sekiz başlıkta müzakereler durduruldu...

Şimdi müzakerelerin durdurulmasının ne anlama geldiğinin çok iyi anlaşılması gerekiyor. Bu şu anlama gelir, müzakerelerin son evresi olan pazarlık aşaması beklemeye alınmış durumda. Pazarlık aşaması, müzakere aşamasına göre nispeten kısa bir süredir aslında. Ancak bizim durumumuzda müzakere çalışmaları durmayacak. Bilakis aynı hızıyla devam edecek ama pazarlık anlamındaki müzakere evresi beklemeye alınmış durumda. En azından limanlar konusunda bir açılım oluncaya kadar.

Limanlardan bahsetmişken, geçtiğimiz haftalarda Finlandiya’dan hareket eden Hollanda bandıralı bir geminin Magosa Limanı’na gittiğinden bahsediliyordu. Bu haberden ya da okumadan ne anlam çıkartmalıyız?

Bu yeni bir haber değil aslında, yani Magosa Limanı zaten çalışıyor. Uluslararası ticarete açık bir liman orası. Mesela KKTC, geçenlerde bir jeneratör aldı Finlandiya’dan. Ancak burada şunun altını çizmemiz gerekiyor. Bu işler resmi değil, yani AB statüsü ile gerçekleşmiyor. Yapılan ticaret mesela Hong Kong üzerinden gösteriliyor. Evrak üzerinde böyle bir çare bulunmuş durumda.

Hükümetin en son önerisine nasıl bakıyorsunuz? Türkiye’den bir deniz, bir de hava limanının Rumlara açılması önerisini kastediyorum.

Bu, nereden baktığınızla alakalı bir konu. Bardağın dolu tarafına mı boş tarafına mı bakıyorsunuz? Bu bir taviz değildir. Kaldı ki, hatırlatalım, Türkiye’nin limanları 1987 yılına kadar resmen, 1998’e kadar da fiilen Rumlara açıktı. Burada bir yenilik yok. Daha fazla tanımıyorduk Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hükümetini, şimdi de tanımıyoruz. Bizim asıl sorunumuz Kıbrıs falan da değildir. Biz, işimizi layıkıyla yapmıyoruz. Yapmadıkça da Kıbrıs gibi yumuşak karınlarımız bize zarar veriyor. Halbuki biz dört dörtlük hazırlansak, ki burada ciddi bir siyasi irade gerekiyor, kimse bugün üzerimize geldikleri gibi gelemez.

Bazı yorumlar, AB’nin 2020’li yıllarda ekonomik ve siyasi iradesini tamamlayacağı ve dağılacağını öngörüyor. Türkiye’nin olası tam üyelik tarihi ile örtüşen bu gelecek öngörüsü için ne düşünüyorsunuz?

Bu abuk sabuk spekülasyonlara maalesef fazla meraklıyız (gülüyor). Ne demek ömrünü tamamlayacak? Çin karşısında mı dağılacak? Nasıl dağılacak? Bakın, yıllık 11 trilyon avroluk bir ekonomiden bahsediyoruz şu anda. Böyle bir güç dağılırsa, dünya yerinden oynar. Bunun dağılması demek, dünya savaşı demektir. Bu nedenle bu yorumlara kulak asılmaması kanaatindeyim. Ha Çin tehlikesine karşı zaten herkes önlemini alıyor. Yani Çin bugün büyüdüğü gibi büyümeye elbette devam edecek ama onlar da küreselleşiyor. Dünya kadar başka sorunları olacak onların da, en basitinden Çin halkı daha ne kadar bu sisteme dayanacak ve sesini çıkarmayacak, meşru bir sorudur bu.

AB, aslında dev bir ekonomik organizma. Peki burada iktisat mı yoksa siyaset mi daha fazla söz sahibi?

Siyaset yeterince önem kazanamıyor. Sorun da zaten burada... Ama AB, başından itibaren siyasi bir birlik olarak algılana gelmiştir. Dolayısıyla er veya geç oraya doğru evrilmesi gerekiyor. Kaldı ki Doğu ve Orta Avrupa ülkelerine, bir nebze Türkiye’ye, Batı Balkanlara gelen bir istikrar, bir nevi 21. yüzyılın Avrupası anlamına geliyor aynı zamanda. Tabii kendi aralarında ortak bir dış politikaları yok, siyaseten hareket eden bir birlik değil henüz ama bence oraya doğru evrilmesi mukadderdir.

Siz aynı anda bir akademisyensiniz? Öğrencilerinize nasıl anlatıyorsunuz AB’yi?

Aynı böyle anlattığım gibi anlatıyorum. Bir barış projesi olduğunu, başarılı bir proje olduğunu, bunun sadece Türkiye’ye değil herkese yararı olduğunu ama bu yararların da yeterince bilinmediğini anlatıyorum. Peki daha fazla nasıl anlatılabilir? Bu maalesef bizim güdük sivil toplumumuzun tek başına yapabileceği bir şey değil. Türkiye’de bu konuda ciddi bir siyasi irade olmazsa toplum bunu tek başına başaramaz. Toplum derken sadece STK’lerden bahsetmiyorum, TÜSİAD da buna dahil, TOBB da dahil... Ama hükümetten, siyasi iradeden ciddi bir ivme gelirse toplum bunu katlayarak değerlendirecektir diye düşünüyorum. Bu çok önemli, bunu 2002-2004 arasında yaşadık zaten. O üç yıl boyunca çok sıkı çalışan hükümete toplumdan muazzam bir destek geldi ve Türkiye 2004’ün sonunda müzakerelere beşlemeye hak kazandı.

O muazzam destek şimdi bir hayli zayıflamış durumda... Bundan endişelenmeli miyiz?

Tabii ki endişelenmeliyiz. Toplum desteği azalıyor ve AB tarafından da pek çok menfi söz işittik. Bütün bunların sonucunda insanlara gına gelmiş durumda ama bu çok tehlikeli bir gidişattır; 2007’de de bu imaj bir türlü düzelmez, işler yapılmamaya devam ederse, şimdi yaşadıklarımız daha da şiddetli yaşanır ve bizim için hiç iyi olmaz.

İktidardaki hükümet bu durumu siyasi bir koz olarak kullanıyor olabilir mi?

Bakın bu hükümet, bence AB konusunda yeterince çalışmadı. Nasıl bir seçim kampanyası götüreceklerini de şimdiden kestirmek kolay değil. Çok işler yaptık diye anlatacaklar ama AB konusunda bir güven tazeleyecek mi, bu son çıkışları o anlama geliyor aslında, yoksa milliyetçilik dalgası üzerinde sörf mü yapacak, veyahut AB konusunda tekrar çalışmaya devam mı diyecek? Diğer seçenekleri değil ama “çalışmaya devam” demezlerse çok zor bir sürece gireceğimizi biliyorum. Milliyetçilik yarışı bir anlamda zaten başladı, 2006 yılından itibaren artık Türkiye’de ciddi bir milliyetçi dalga var. Bunu görmemek mümkün değil, bu geçici de değil, ki bence yapısaldır. Yani bu dalga Türkiye’yi çok farklı yerlere de savurabilir. Buna dikkat etmek lazım, çünkü bu içe kapanmacı bir dalga. Sadece AB’ye karşı değil batıya ve neredeyse dünyaya karşı bir dalga.

TRT’de izlediğim bir forumda, Kemal Atatürk’ün de anti emperyalist olduğu ama asla anti batıcı olmadığı söyleniyordu. Bu oldukça yerinde bir tespit, değil mi?

Elbette, çok yerinde bir değerlendirme. Türkiye’deki milliyetçiler, Kemal Atatürk’ün dehasını anlamaktan çok uzaktalar. Mustafa Kemal tabii ki anti emperyalistti ama İsviçre Medeni Hukuku, Fransız İdare Hukuku, İtalyan Ceza Hukuk ve aklınıza gelebilecek envai çeşit Avrupalı yönetim ve yaşama standardını Türkiye’ye birebir ithal etmiştir.

Peki son bir soru ile bitirelim, bunun cevabını hepimiz merak ediyoruz. Sizce ne zaman AB tam üye statüsüne kavuşacağız?

Bu çok uzun bir süreç, daha yapacak çok işimiz var. Yani bu hop hop olacak bir iş değil. Kıbrıs’la da bir alakası yok. Henüz çok eksiğimiz var. İlla tarih diyorsanız, 2023 güzel bir tarih, cumhuriyetimizin yüzüncü yılı. Aslında pek bir şey de kalmadı 2023’e, yeter ki o perspektif önümüzde dursun ve Türkiye oraya doğru ilerleyebilsin.


Kimdir:

Türkiye’nin önde gelen AB uzmanlarından olan Cengiz Aktar, Galatasaray Lisesi ve Sorbonne Üniversitesi mezunu ve iktisat doktoru. Halen Bahçeşehir Üniversitesi AB Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi Başkanı olar Dr. Cengiz Aktar, 1989’dan bu yana Avrupa Birliği’nin derinleşme ve genişlemesi süreçlerini yakından izliyor. 1989-1994 arasında Birleşmiş Milletler çatısı altında, AB’nin göç ve iltica politikaları etrafında biçimlenen hükümetlerarası danışma kurulunun ikinci başkanı olarak çalışan, 1994-1999 yılları arasında ise Birleşmiş Milletler Slovenya Temsilciliği’ni yöneten Aktar’ın, halen günlük bir gazetede köşe yazıları da yayımlanıyor.

Cengiz Aktar’ın basılı eserleri ise, “L'Occidentalisation de la Turquie, L'Harmattan / Türkiye’nin Batılılaştırılması” (Deneme - Paris, 1986 / Ayrıntı Yayınları,1993),  “Avrupa Yol Ayrımında Türkiye” (İletişim Yayınları, 2001), “Avrupa Okumaları” (Kanat Kitap, 2003) ve “Avrupa Birliği’nin Genişleme Süreci” (Derleme-İletişim Yayınları,2002) ile “Lettres aux turco-sceptiques / Türkiye’den kuşku duyanlara mektuplar” (Deneme-Paris, 2004).

Organize Sanayi Bölgesi Mavi Cadde 2. Sokak No: 2 16159 Nilüfer/BURSA

Telefon : +90 (224) 275 16 00 Faks : +90 (224) 275 16 09